ÖRNEK OLARAK PEYGAMBER



Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (sav)'in üstün ahlaki kişiliğine, insani erdemlerine temas ettiği halde, O'nun fiziki özelliklerine, giyim kuşamına, yeme-içmesine, dünyevi becerilerine temas etmemiştir.


DUA



Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin "hayhuy"u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü'min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

HAMiLELiK VE iBADET



Hamilelik, kadın için ibadete mâni değildir. Yani hamile bir kadın namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, Kur’ân okuma, hacca gitme, tasaddukta bulunma vb. bütün ibadetlerini yapabilir. Ancak hamilelik kadın için bir kısım meşakkatler ortaya çıkaracağından duruma göre bazı ibadetlerde kendisine birtakım ruhsatlar tanınmaktadır.

TAHTERAVALLi



Çocuk parklarındaki tahterevalliler ne güzel çalışır. Oturanların ağırlıkları farklı bile olsa, iki ucu da hem kalkar, hem iner. Parkın birindeki tahterevallide iki çocuk aşağı inip yukarı çıkarken, tahterevallinin tam ortasında çocukların annesi olduğu anlaşılan bir kadın ağırlığını bazen bir uca bazen diğer uca veriyor, çocukları eğlendiriyordu.

KUR'AN DA BAHSEDiLEN SEBZELER




Allah, Kur'ân'a kâinat kitabını tercüme ettirmektedir. Dolayısıyla, en mükerrem varlık olarak kâinata gerçek ma'nâsını kazandıran insanla alâkalı mes'eleler ve ilmî hakikatler de ihmal edilmeyip, önem ve mahiyetlerine göre elbette Kur'ân'da yerlerini alacaklardır.

Kur'ân-ı Kerîm, her şeyden önce insanı muhatap almakta ve ona hitap etmektedir. Kur'ân, insanlara yalnız dinî, ahlâkî, hukukî kanun ve kaideler getirmekle kalmamış, aynı zamanda şu âna kadar bilinebilen en mükemmel koruyucu hekimlik kaidelerini ve prensiplerini de getirmiştir. Hattâ diyebiliriz ki Kur'ân, sadece koruyucu hekimlik ile alâkalı sahalarda değil, her türlü bedenî ve ruhî hastalıklardan insanların korunmasını istemiş ve bu konularda da sağlam ve esaslı prensip ve kanunlar ortaya koymuştur. 

Kur'ân'da bazı gıda maddeleriyle birlikte sebze ve meyvelerin adı zikredilmiş; fakat geniş ve tafsilâtlı bir biçimde bu maddelerin özelliklerine yer verilmemiştir. İstenilen ölçüde geniş ve tafsilâtlı bir biçimde besin bilgisinin bulunması da zaten Kur'ân'ın indiriliş gayesine ters düşerdi. Kur'ân'da zikredilen bu gıda maddeleri ve sebzeler, insan sağlığı için mutlaka lüzumlu olan protein, karbonhidrat ve yağları ihtivâ etmektedir. Pek çok yiyecek maddesinin arasında bunların zikredilmesi tesadüfî değildir. Kur'ân, bunları zikretmekle, insan sağlığını koruyan temel maddeleri zikretmiş olmakta ve insanların, bu gıda maddelerine dikkatlerini çekmiş ve bunlara olan ihtiyaçlarını belirtmiş olmaktadır. 

Biz makalemizde, Kur'ân'da adı geçen sebzelerin insan beslenmesindeki yeri, tıbbî faydaları ve şifâ hususiyetleri üzerinde durmak istiyoruz. Bununla birlikte, Kur'ân'da zikredilen bu besin maddelerinin zikrediliş sebebi ve hikmeti sadece bundan ibarettir de demiyoruz. Çünkü bu sebzelerin birçok hikmeti olabilir. Bizim ele aldığımız husus, belki yüzlerce hikmetinden sadece birkaçıdır. En doğrusunu Allah bilir. 

Kur'ân'da zikredilen sebzelerin, iyi bir besin kaynağı olduğunu ve bazı hastalıkların tedavisinde müessiriyetini tıp da kabul etmektedir. Onun için biz, Kur'ân'da ismi geçen bu sebzelerin tıbbî faydaları hususunda bugünkü tıbbın ne dediğini de imkân ölçüsünde ele alacağız. 

Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen sebzeler, değişik sûrelerde zikredilir. Meselâ Bakara Sûresi 61. âyette, birkaç sebze bir arada zikredilir. Biz de önce bu âyette geçen sebzeleri ele alacak, daha sonra da diğer sûre ve âyetlerde zikredilen sebzeler üzerinde duracağız.

وَإِذْ قُلْتُمْ يَامُوسَى لَنْ نَصْبِرَ عَلَى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا قَالَ أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ اهْبِطُوا مِصْرًا فَإِنَّ لَكُمْ مَا سَأَلْتُمْ 

"Bir vakit şöyle dediniz: 'Mûsa! Biz bir çeşit yemeğe imkânı yok katlanamayız. O hâlde bizim için Rabb'ine yalvar da yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın.' Mûsa da: 'Ne o!' dedi, 'Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak istiyorsunuz? Pekâlâ, şehre inin, işte istediklerinizi orada bulursunuz!'" (Bakara, 2/61) Âyette, "kabak, sarımsak, mercimek ve soğan" için kullanılan "daha düşük olan"dan maksat, bu sebzelerin "düşük olması" değildir. Sözkonusu sebzeler bir mu'cize olarak gönderilen "bıldırcın eti ve kudret helvasına" göre düşük olarak zikredilmiştir. Yoksa, bu sebzeler değersiz ve faydasız değildir. Biraz sonra zikredeceklerimiz de, bu sebzelerin ne kadar faydalı olduğunu ispat etmektedir.

Şimdi sözkonusu âyette zikri geçen sebzeleri ayrı ayrı ele alıp inceleyelim:

Acur

Âyet-i kerîmede geçen‚ قثاء kıssâ' kelimesine; "kabak", "acur" ve "hıyar" mânâları verilmiştir. Biz de bu kelimenin "acur" mânâsında olduğunu kabul ederek, önce acur hakkında; daha sonra da "kabak" olduğunu söyleyenlere itibar ederek kabak hakkında bilgi vereceğiz.

Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) acuru, yaş hurma ile1 başka bir rivâyette de hıyar ve acuru bal ile beraber yediği rivâyet edilmiştir.2

Hz. Âişe (r.anha) demiştir ki: (Nişanlı olduğum günlerde idi, zayıf olduğumdan dolayı) annem beni kilo aldırarak evliliğe hazırlıyordu, bunu bir türlü de beceremiyordu. Nihayet acur ile yaş hurma yemeye devam ettim ve güzel bir şekilde şişmanladım."3

Acur, kabakgillerdendir ve salatalığın bir çeşididir. Sıcak memleketlerde bilhassa yaz mevsiminde yetişen ve sağlık için pek faydalı olan bir sebzedir. Birkaç cinsi vardır, salatalıktan biraz uzuncadır. En iyisi olgunlaşmış ve taze olanıdır. Harareti teskin eder, susuzluğu giderir. Acur, salatalıktan daha hafiftir. Midenin hararetini söndürür, midede yavaş sindirilir. Mesâne ağrılarına karşı faydalıdır. Kokusu baygınlığa iyi gelir. Tohumu idrarı söktürür, yaprağı ile sargı yapıldığı zaman köpek ısırmasına karşı faydalıdır. Mideden yavaş yavaş iner. Mide özsuyu için iyi değildir. Fakat hurma, kuru üzüm bal veya zencefil ile birlikte yenildiği zaman yan tesirini giderir.4

Sarımsak

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sarımsakla alâkalı şöyle buyurmuşlardır:

"Sarımsağı yiyin, onunla tedavi olun. Zîrâ o, yetmiş derde devâdır. Eğer bana melek gelmemiş olsaydı, ben de onu muhakkak yerdim."5, "Her kim soğan ve sarımsak yerse (kokusu gidinceye kadar evinde otursun) mescidimize yaklaşmasın! Eğer mutlaka yemek isterseniz, pişirerek kokusunu öldürünüz!"6

Sarımsağın muhteviyatında A, B, C vitaminleri, şekerler, sarımsağa özel koku, sarımsağın lezzetini veren kükürtlü bir uçucu yağ ve alicin vardır.

Tıbbî etkileri: Sarımsak çok eski devirlerden beri kullanılan ve bilinen bir tıbbî bitkidir. MÖ. 3000 yıllarına ait, taşlara yazılmış sarımsak reçeteleri bulunmuştur. Yine eski Mısır papirüslerinde, MÖ. 1600 yılında piramitlerde çalışan işçilerin, günlük yemeklerinde yeterli miktarda sarımsak ve soğan olmadığını ileri sürerek çalışmayı reddettikleri yazılıdır. Sebebi; soğan ve sarımsağın genel fizik kondisyonu arttıran ve özellikle o devirlerde bütün doğuda çok yaygın olan amipli dizanteriye karşı koruyucu maddeler ihtiva ettiğinin bilinmesidir. 

Romalılarda savaşlardan önce kuvvetlendirmek için askerlere sarımsak verilmekteydi. Sarımsağı kuzey ülkelerine tanıtan Osmanlı'dır. 

Sarımsak yendiğinde, ihtiva ettiği maddeler kan yoluyla bütün vücuda yayılır. Vücüttan atılımı nefes ve terle olur. Sarımsağın yol açtığı ağız ve vücut kokusunun sebebi budur. Süte de geçtiği için emziren anneler kullanmamalıdır. 

Sarımsağın tıbbî tesirleri genelde lokal ve sistematik olarak ikiye ayrılabilir. Lokal tesir, ağızdan alınan sarımsağın mide ve bağırsağa yaptığı etkilerdir. Acı lezzeti sebebiyle iştah açar, allicin maddesi de mikrop öldürücü bir tesir gösterir. Doğu ülkelerinde amipli dizanteriye, Batı ülkelerinde ise özellikle savaş yıllarında görülen basilli dizanteriye karşı geniş olarak tüketilmiştir. Bu lokal mikrop öldürücü tesir, bağırsak parazitlerinden kıl kurtlarını da kapsar. Özellikle dizanterilerden sonra spastik kolon denilen rahatsızlığı, karın spazm çözücü ve mide-bağırsak gazlarını giderici tesiriyle ortadan kaldırabilir veya azaltabilir. 

Sistematik tesirleri ise, sarımsağın damar sertliğini geriletmesi ve engellemesine dayanır. Bu sebeple de doğu ülkelerinde sarımsak, kalb ve damar rahatsızlıklarının meşhur ilâcı olarak bilinir. Tabiîdir ki, bu tesirlerden faydalanmak için sarımsağı uzun süre kullanmak gerekmektedir. Sarımsağın damar sertliğini önlemeye vesile olduğu, Rus bilim adamı Petkov tarafından tavşanlarda yapılan deneylerle doğrulanmıştır. Yine bu çalışmalar neticesi elde edilen bilgilere göre, damar sertliğine bağlı bacak ağrıları ve görme bozukluklarında da 2-3 aylık sarımsak tedavisinin faydalı olabileceği ileri sürülmektedir. 

Sarımsağın tansiyon düşürücü tesirinin olup olmadığına dâir zıt fikirler bulunmasına rağmen, Petkov'un araştırmalarına göre taze sarımsak kesinlikle tansiyon düşürücü tesire sahiptir; ancak bayatladıkça bu tesir azalır. Sarımsak ayrıca damar sertliğinin yol açtığı karın ağrıları, ekşime, yanma ve gaz gibi rahatsızlıklarda da faydalıdır. 

İngiliz araştırmacılar tarafından yapılan ve Lancet adlı tıp dergisinde yayımlanan son bulgulara göre, sarımsağın üç tesirine daha dikkat çekilmiştir:

1. Sarımsak kanda, damar sertliğine yol açan kolesterolün düşmesinde tesirlidir.

2. Kandaki pıhtıları çözmede rol alan sistemin aktive edilmesinde rol almaktadır. 

3. Kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerin bu eğilimini azaltmaktadır. Dolayısıyla kanı sulandırır. Bu üç tesir de sarımsağın damar sertliğini önlemeye vesile hususiyetini desteklemektedir. Ezilmiş sarımsak veya sarımsak usaresi hâricen yaraların mikrop kapmasını engellemek için veya derinin mantar hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Allicin maddesinin mikrop ve mantar öldürücü tesiri ilmî olarak ispat edilmiştir. 

1. Dünya Savaşı esnasında cephedeki askerler mikrobik hastalıklardan korunmak maksadıyla bolca sarımsak yemişlerdir. Sarımsak, öksürüklü hastalıklarda göğsü yumuşatır ve sesi açar.7

Sarımsak, solunum ve hazım sistemindeki mikropları öldürür. Grip, tifo ve difteri gibi salgın hastalıklar sırasında faydalıdır. Kalb adalelerinin kuvvetlenmesine ve böbreklerin normal çalışmasına vesile olur. Karında ve bacaklarda toplanan suyun boşalmasına yardımcı olur. Romatizma ve mafsal iltihaplarında faydalıdır. Ateş düşürücü tesiri vardır. Egzamada kullanılır. Nefes darlığında faydalıdır. Zehirlenmelerde kullanılır. İdrar tutukluluğunu giderir. Zehirli hayvan sokmasında da faydalıdır. Saçların uzamasına da yardımcı olur.8

Kalabalık yerlerde çalışanlara ve talebelere bulaşıcı hastalıklardan korunmak için sarımsak yemeleri tavsiye edilir. Sarımsak, çabuk yorulmayı önler. Her gün sarımsak yiyenlerde hazım kolaylaşır. Bağırsak kurdu olmaz. Hazım cihazını temizler ve kabızlığı önlenmesine vesile olur.9

Çiğ yenildiğinde bedenin rahatlamasına, ısınmasına, dışkının dengelenmesine, bağırsaktaki gazların dağılmasına vesile olur. Pişmiş yendiğinde sesin berraklaşmasında, müzmin öksürüğün yatışmasında rol alır. Uyku verir, bedenin enfeksiyonlu hastalıklardan korunmasına vesile olur.10

Mercimek

Yemeklik olarak kullanılır. Zengin nişasta ve nebatî proteine sahip kılınmıştır. Terkibinde B vitaminleri ve fosfor vardır. Kuru bakliyat olarak insan beslenmesinde önemli rol oynar. 

Mercimek, çeşitli değerli gıdaları ihtiva eden bir yiyecektir. 100 gram mercimek 351 kalori verir ve 57 gramı karbonhidrat, 24 gramı protein, 1-2 gramı yağ, 12 gramı liflerden oluşur. Ayrıca 25-30 mgr sodyum, 64 mgr kalsiyum, 0-5 mgr B1 vitamini vardır. Demir de yeteri kadar bulunur. 

Görüldüğü gibi mercimek tam bir protein deposudur. Etteki kadar protein ihtiva etmesine rağmen, ona kıyasla çok ucuzdur. Bu yönüyle beslenme açısından büyük önem taşır. Et yerine mercimek kullanılarak yapılan yemeklerin besin değeri aynı olmakla beraber maliyeti yarı yarıya düşük olmaktadır. 

Mercimeğin damar sertliği, kalb, şeker, kanser gibi hastalıkların kontrol altında tutulmasında veya bu hastalıklardan korunmada büyük faydaları vardır. 

Mercimek, görme kuvvetini artıran maddeler ihtiva eder. Zekâyı geliştirir. Adale ve sinirlerin kuvvetlenmesinde, kan yapımında rol alır.11

Protein, mineral ve vitamin değerleri bakımından zengin bir besin olan mercimek, un ve makarna gibi kepeği alınmış gıdalara nispetle oldukça besleyici bir hususiyete sahip kılınmıştır.

Mercimek, bütün baklagiller içinde sindirimi en kolay yiyecektir. Diğer baklagillere nispetle daha az gaz yapar. Modern insanın hastalığı olan kabızlığın giderilmesi açısından da, en ideal besindir. Yeteri kadar posa ihtiva ettiğinden bağırsakları yormaz.12

Emzikli kadınlarda sütü çoğaltır. Çabuk doyurarak şişmanlığı önler. Mercimek, her türlü beyin rahatsızlığına faydalıdır.13

Soğan

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: "Her kim soğan ve sarımsak yerse (kokusu gidinceye kadar evinde otursun) mescidimize yaklaşmasın! Eğer mutlaka yemek isterseniz, pişirerek kokusunu öldürünüz!"14

Şifalı bitkiler içerisinde soğanın önemli bir yeri vardır. Sağlık üzerine olan olumlu tesirleri yüzyıllardan beri bilinen soğanın faydalı yönleri uzmanlar tarafından bir reçete hâline getirilmiştir. 

Soğan tıbbî gayeler dışında, lezzet vermesi için birçok yemeğe katılır. Soğan eski Mısırlılardan beri bilinmekte ve kullanılmaktadır. Piramitlerin inşası esnasında işçileri salgın hastalıklardan korumak gayesiyle verilen sebzelerden biri de soğandır.

Soğan; şekerler, organik asitler, A, B, C vitaminleri, sülfürlü bir uçucu yağ, allicin türevleri, fosfor, iyot gibi vücuda faydalı maddeleri ihtiva etmektedir.

Tıbbî etkileri: Bağırsak hareketlerinin artmasına vesile olarak müshil tesiri yapar. Yakıcı lezzetiyle iştah açar, mide asiditesinin artmasına tesir ederek hazmı kolaylaştırır. Kan şekerinin düşmesine vesile olur; idrar söktürücü ve kan basıncını azaltıcı tesiri vardır. Kan şekerini düşürücü tesiri, ihtiva ettiği sülfürlü bileşiklerden ileri gelmektedir. Bağırsak gazlarının giderilmesinde rol alır. Hâricen, mikrop öldürücü tesirinden faydalanmak için çıbanların olgunlaştırılmasında ve yaraların mikrop kapmasının önlenmesinde kullanılabilir. 

Vücutta biriken zararlı maddeleri ve suyu atar. Romatizmada, mafsal iltihabında, idrar tutukluğunda ve damar sertliğinde faydalıdır. Böbreklerdeki kum ve taşların dökülmesine yardımcı olur. Zayıflamaya vesile olur. Böbrek ağrısının dindirilmesinde, zihin yorgunluğunun giderilmesinde ve sinirlerin yatıştırılmasında rol alır. Kalb çarpıntısını dindirir. Prostat bezinin hastalanmasını önler. İktidarsızlıkta faydalıdır. Egzama ve diğer cilt hastalıklarında faydalıdır. Öksürük söktürür, bronşları temizler. Astım nöbeti, akciğer hastalıkları, grip ve soğuk algınlığında, kolera ve veremde faydalıdır. Vücudun direncinin artmasına vesile olur. Bağırsaklardaki mikropları temizler. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. İhtiyarlamayı geciktirir. Dolama ve arpacıkta da faydalıdır.15

Soğan, pankreas bezlerinin çalışmasında rol alarak insülin salgısını artmasına vesile olur, bu yönüyle şeker hastaları için çok faydalıdır. Nişastalı, unlu yiyeceklerin sindirimini kolaylaştırır. Dezenfektan görevi görür, gıdaların bağırsaklarda kokuşup vücudu zehirlenmesini önler. Sinirleri teskin eder ve uyku verir. Arı sokmalarında acıyı keser şişmeyi önler (Arının iğnesi çıkarıldıktan sonra, bu yere soğan sürülmelidir). Bu kadar faydalı özelliklerinin yanında soğanın en itici yanı kokusu olsa gerek. Soğanın kokusunu yemekten sonra biraz ekmek kabuğu veya maydanoz çiğneyerek bertaraf edebiliriz.16

Keskin kokusu sebebiyle bayılanların kendine gelmesini sağlar.17 Kol ve bacak çıkmalarında, kuyruk yağında hafif kızartılmış soğan, çıkığın üzerine sarılır. Bu metot bademcik ve gudde şişmelerinde de faydalıdır. Çıbanları iyileşmesine vesile olur. Üzerine soğan sarılırsa her türlü ağrı ve sızı kaybolur. Böcek ısırmasında, arı ve sivrisinek sokmasında, sokulan mahalle soğan sürerek masaj yapmak faydalıdır18

Kabak

Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen sebzelerden biri de kabaktır. Kabağın geçtiği âyetin meâli şöyledir: "Yûnus da şüphesiz resullerdendi. Hani o, Rabb'inden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı. Kur'a çekmiş, kur'ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı. O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi. Şayet Allah'ı çok tesbih edenlerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı. Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir hâlde idi. Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik." (Sâffât,37/139-146).

Elmalılı'ya göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ve üzerine yaktîn, yani bal kabağı cinsinden bir ağaç bitirdik. Gövdesiz, çabuk biter, çok çatallanır, uzar ve yaprakları büyük olduğundan gölgeliğe elverişli bir ağaç; gövdesi olmadığı hâlde buna ağaç denilmesi, çatallanıp yükselebilmesinden dolayıdır. Demek ki başında bu kabağın bitmesi, çıktığı sırada hasta hâlinde bir siper olması içindi."

Her ne kadar Allâme Elmalılı ve bazı Türk müfessirler "yaktîn" kelimesine "kabak" mânâsı vermişlerse de, bu bitkinin ne olduğu hakkında birtakım farklı tespit ve yorumlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan hangisi olursa olsun, mutlaka o sırada kumsal bir arazide öyle bir bitkinin bir ânda meydana gelmesi, ancak İlâhî mu'cizelerden biri kabul edilir.19

Biz, yaktîn isimli bitkinin kabak olduğunu kabul edenlere göre, kabaktan bahsetmek istiyoruz.

Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) en sevdiği yemeğin kabak yemeği olduğu rivâyet edilmiştir.20

Hz. Enes (r.a) anlatıyor: "Bir terzi, Resûlullah Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) onun adına hazırladığı bir yemeğe davet etti. Beraberinde ben de gittim. (Ev sahibi sofraya) arpa ekmeği, içerisinde kabak bulunan bir çorba ve kadîd (kurutulmuş et) getirdi. Ben, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tabağın etrafından kabağı araştırdığını gördüm. O günden beri kabağı sevmeye devam ediyorum."21

Kabak, reçine, sabit yağ, steroller ve tenyalara tesirli bir madde olan sukurbitin ihtiva eder. 

Tıbbî tesirleri: Kabak çekirdeği içindeki sukurbitin, özellikle tenyaları (şerit) felç edici tesire sahip kılınmıştır. Eğrelti otu gibi zehirli olmayıp tamamen güvenli olması en büyük avantajdır. Bunun için eğrelti otu kullanılamayan çocuk ve gebeler ile karaciğer hastalarında rahatlıkla uygulanabilir. Kabak çekirdeği eğrelti otu gibi tenyaları öldürmeyip felç ettiğinden ardından bir müshil kullanmak zorunluluğu vardır. 

İdrar tutukluğunu giderici, böbrek ve mesane iltihaplarını temizleyici, mide ve bağırsaklara yumuşaklık verici, kabızlığı giderici tesirleri vardır.. Basuru olanlar için faydalıdır. Yüksek tansiyonun düşürülmesinde rol alır. Göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici bir hususiyet verilmiştir. Helvacı kabağının çekirdekleri bağırsak kurtlarının düşürülmesine yardım eder. Lapası dıştan tatbîk edilecek olursa, boğaz ağrılarının ve kadınlarda görülen akıntının kesilmesine vesile olur.22

Prostattan doğan şikâyetleri giderir. Kabak çekirdeği tüketimi yüksek olan Balkan ülkelerinde prostat büyümesi diğer ülkelere nazaran daha seyrektir. Bu hâdise, kabak çekirdeğinin içindeki maddelerin idrar yolu ağzındaki kasları gevşeterek, idrar etmeyi rahatlatmasına bağlanmaktadır. Aynı maddelerin prostat içinde toplanan kanın azalmasına vesile olduğu da bildirilmektedir.23

Reyhan

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ "(Yeryüzünde) saplı ve yapraklı hububat ve hoş kokulu bitkiler vardır." (Rahmân, 55/12).

Reyhan, güzel kokulu ve gönül açıcı demektir. Reyhan, güzel kokulu otların hepsine denir. Her millet bu kelimeyi güzel kokan bitkilerden biri hakkında özel olarak kullanır. Batı'da yaşayanlar bunu mersin ağacı için kullanırlar. Arap'ın, reyhan denince aklına gelen de budur. Irak ve Suriye ahalisi ise yarpuza reyhan der.24 Râzî'ye göre ise, kendisinden ilâç da yapılan bildiğimiz reyhan mânâsına gelir.25

Reyhan ile alâkalı hadîs-i şerîf mealen şöyledir: "Her kime reyhan ikram edilirse geri çevirmesin! Zîrâ reyhanın kokusu güzel, taşınması da kolaydır."26

Reyhanın, ak fesleğen, Hint fesleğeni, yabanî fesleğen, yer fesleğeni gibi çeşitleri vardır. Fesleğen, Güney Anadolu'da yemek ve salatalara tat vermek için nane gibi kullanılmaktadır. 

Tıbbî tesirleri: Reyhan, koku alma organımızı temizler; sinirlere ve ruha neşe ve canlılık vesilesidir27 Reyhan, ishallerin kesilmesine vesile olur, kalbin rahatlamasında rol alır. Kokusu vebaya engel teşkil eder. Kafadaki kepekleri, rutubetli yaraları, kabarcıkları arındırır, temizler, dökülen saçları tutar ve siyahlatır.28

Baharat lezzetli olduğundan iştah açıcı, hazmı kolaylaştırıcı ve gaz giderici bir hususiyeti vardır. Fesleğen esansı da aynı maksatlarla kullanılmaktadır.29 Öksürüğün kesilmesinde, baş dönmesinin durmasında tesirlidir. Zafiyeti giderir. Arı sokmasında faydalıdır. Ağız yaralarının tedavisine vesile olur. Fesleğen kokusu; sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşaratı kaçırır.30



وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا

"Onlara karışımında zencefil bulunan kadehler ikram edilir." (İnsan,76/17).

Cennet halkına, gümüş billûr kadehler, zencefîl karıştırılmış içecekler doldurulup sunulur. Zencefîl, güzel kokusuyla meşrubata lezzet veren, Arapların çok hoşlandıkları bir baharattır. Cennet ehline sunulan içeceğe kâh kâfûr, kâh zencefîl karıştırılır. Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. Bu ikisi de sunulur ki, iki zevki de tatsınlar.31

Ebû Saîdi'l-Hudri'nin rivâyetine göre Hint hükümdarı, Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) bir testi dolusu zencefil hediye etmiş, O da (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbına azar azar ikrâm etmiş, ondan bir miktar da Ebû Saîdi'l-Hudri'ye vermiştir.32

Zencefîl, baharat olarak kullanılır. Kökü ve sapları da kullanılır. Kamışa ve hasır otuna benzer. Birkaç çeşidi vardır, iyisi beyaz olanıdır ki, buna "ak zencefil" denir. Tıbbî zencefîlin tropik memleketlerde kültürü yapılır. 

Faydası: İştah açar. Mide ve bağırsaklardaki gazın sökülmesine vesile olur. Kusmanın önlenmesinde, ishalin kesilmesinde faydalıdır. Bağırsak bozukluklarını giderir. Soğuk algınlığında çabuk iyileşmeye vesile olur. Bedenî ve zihnî gücün artırılmasında tesirlidir.33 Tükürük bezlerinin faaliyetinin artmasında rol alarak tükürüğü artırır. Bağırsakların düzelmesine vesile olur. Zencefil, havlıcan ve şam fıstığı; bal ile macun yapıldıktan sonra yenirse, romatizma ağrılarının kesilmesinde rol alır. Bütün vücut ağrılarına iyi gelir.34

Vücudu ısıtır, hazma yardım eder. Soğuk ve rutubetten meydana gelen karaciğer gözenekleri tıkanıklığına karşı faydalıdır. Yenilmek veya sürme çekilmek suretiyle rutubetten meydana gelen göz kararmasına karşı da faydalıdır.35

Kâfûr

إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا

"İyi insanlar ise, kâfûr suyu ile hazırlanmış içecek kâselerini yudumlarlar." (İnsan,76/5).

Bu kadeh ile içilen içkinin karışımı dünya içkilerinin karışımına benzemez; onun her türlü kusurdan ve hoşa gitmeyen kokulardan arınmış, son derece temiz ve bir "şarab-ı tahûr" olduğu anlatılmak üzere buyuruluyor ki: "Onun, (yani o kadehin) karışımı bir kâfûr olmuştur."

'Mizâc', bir şeye katılan demektir ki, özelliği bunda görünür. Meselâ, bir şerbete katılan gül suyu onun mizâcı, katkısı olmuştur. Yani kâfûr, kadehin katkısı olmuş olur. Bu durumda, kâfûr tabiatında beyaz ve hoş demek olabileceği gibi, o kâsenin içine katılan içkinin kâfûr özelliğinde, görülmedik bir içki demek olduğunu da ifade edebilir. Bundan başka "katkısı olmak", kabın kendisinden ziyade, içindeki içilecek şey demek olup bunun katkısı da o içilecek içkiye katılan temiz ve hoş bir katkı demek olur. Önceki mânâya göre kâfûr, beyaz ve hoş bir renkte, güzel kokulu, serin, antiseptik yani kötü kokuya karşı ve tabiî olarak kalbi kuvvetlendirme özelliğini taşıyan meşhur bir şeydir. Bir kâsenin kendisinin bu tabiatta olması onun temizliğini, hoşluğunu, güzelliğini ifade eden eşsiz bir 'istiâre-i temsiliyye' olur. İkinci ve üçüncü mânâlara göre ise kâfûr, bilinen mânâsında değil, dünyada bilinmeyen bambaşka bir içki veya içki katkısı demek olur.36

Kâfûr ile ilgili hadisler:

Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, tütsü yapacağı veya koku sürüneceği zaman, başka koku karıştırmaksızın sadece ödağacı ile tütsü yapardı. Bazen de kâfûr ile ödağacı kokusunu birbirine karıştırır, sonra da: 

"Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) işte böyle tütsü yapar veya koku sürünürdü."37 derdi.

Nitekim, Ümmü Atiyye de, Kâfur'un cenaze yıkanmasında kullanılması hakkında şöyle bir hâdise anlatır:

"Kızlarından biri vefat ettiği zaman, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yanımıza çıkageldi de: "Onu (Zeyneb'i) su ve Arabistan kirazı yaprağının tozu ile üç, beş veya gerektiği kadar yıkayınız! Fakat sonuncu olarak yıkadığınızda suyun içine kâfur veya kâfur cinsinden bir koku koyunuz! Bitirdiğiniz zaman ise bana haber veriniz."38 buyurmuştur.

Cenazelerin hazırlanmasında da kullanılır. Kâfûr, renksiz, özel kokulu, acı ve yakıcı lezzette bir maddedir. Uçucu olduğundan kapalı kaplarda saklanmalıdır. 

Tıbbî tesirleri: Yüzyıllar boyunca Uzakdoğu halkı tarafından kullanılan bir santral sinir sistemi, solunum ve dolaşım uyarıcısıdır. Uyanık kalmayı ve dikkati arttırır. Yüksek dozları kasılmalara sebep olur. Hafif antiseptik, gaz söktürücü ve teneffüs merkezini uyarıcı olarak kullanılır. 

Hâricen kan toplayıcı, antiseptik, ağrı kesici ve mikrop öldürücüdür. Yine romatizmal ağrılarda, ağrı kesici olarak, ağrılı eklemleri ovmak suretiyle uygulanmaktadır. Koku verici olarak kullanılır.39

Netice

Kur'ân'da zikredilen sebzeler ile bunların besin değerlerini ve tıbbî faydalarını ele alıp incelemeye çalıştık. Aslında bu konu, beslenme ve tıp sahasında uzmanlaşmış, aynı zamanda Arapça bilen, Kur'ân'a ve Kur'ân tefsirlerine vâkıf kişilerin ortaklaşa yapılabileceği bir çalışmadır. Biz çalışmamızla, Kur'ân'ın bu konuyu ele alışı hakkında hem bir fikir vermeyi hem de ileride işin uzmanlarının yapacakları çalışmalara bir basamak teşkil etmeyi hedefledik. 

DİPNOTLAR1. Tirmîzî, Et'ime 37.
2. İbnü'l- Esîr, en-Nihâye, IV,16.
3. İbn Mâce, Et'ime 37.
4. A. Rıza Karabulut, Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, Ankara 1994, I,28.
5. Kenzu'-Ummâl, XV,271(Hadis no: 40939).
6. Ebû Dâvud, Et'ime 40.
7. A. Asımgil, Şifalı Bitkiler, İst, 1993, s.230-232.
8. Ayhan Yalçın, Şifalı Bitkiler Ansiklopedisi, Geçit Kitabevi 1981, s.594.
9. Grete Flach, Sıhhatli Yaşamanın genç ve güzel kalmanın sırları, (trcm. A. Mustafa Gedemeçoğlu), İstanbul 1991, s. 262.
10. Muhammed es-Sâim, eş-Şifâ bi'l-A'şâb, Kâhire ts., s.12-13; Sa'd M. el-Hafâcî, eş-Şifa ve'd-Devâ fi'l-Kur'ani'l-Kerim, İskenderiye ts., s.237-247; M. İzzet M. Ârif, Âlic Nefseke bi'l-Kur'an, Kâhire 1411/1990, s.41-49.
11. A. Yalçın, a.g.e., s. 577.
12. Aile Sağlığı Ansiklopedisi, (Sefa Saygılı ve diğerleri), İstanbul 1992, s.395-396.
13. Grete Flach, a.g.m., s.244-245.
14. Ebâ Dâvud, Et'ime 40.
15. A.Yalçın, a.g.e., s.596.
16. Gülgün Akbaba, Bilim ve Teknik, Soğan, Nisan 1988, sayı. 245, s.33.
17. A. Asımgil, a.g.e., s.240-241.
18. Grete Flach, a.g.m., s.266; Muhammed es-Sâim, eş-Şifâ bi'l-A'şâb, Kâhire ts., s.24-26; Sa'd M. el-Hafâcî, a.g.e., s.249-258; M. İzzet M. Ârif, a.g.e., s.50-61.
19. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri, ts., X,5130.
20. Müsned, III,153,177,206,225,226,274,279,290.
21. Buhârî, Et'ime 36,38, Buyû'30; Müslim Eşribe 144; Ebû Dâvud, Et'ime 21.
22. A. Yalçın, a.g.e., s.553.
23. A. Asımgil, a.g.e., s.129.
24. İbn Kayyim, Zâdu'l-Meâd, (trcm. Mehmet Erdoğan), V,41.
25. Fahru'r-Râzî, Mefâtîhu'l-Gayb, Beyrut, XXIX,94.
26. Ebû Dâvud, Tereccul 13; Tirmîzî, Edeb 37; Nesâî, Zinet 74.
27. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Feza Gazetecilik, İstanbul, VII,368.
28. İbn Kayyim, a.g.e., V,42.
29. A. Asımgil, a.g.e., s.94-95.
30. A.Yalçın, a.g.e., s.541.
31. Elmalılı a.g.e., VIII, 466; Süleyman Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, İst. 1988, X,246.
32. Hâkim, Müstedrek Etime, IV,135.
33. A.Yalçın, a.g.e., s.609.
34. İlhan Yardımcı, İlhan Yardımcı, Halk ilaçları ve şifalı bitkiler, s. 91.
35. İbn Kayyim, a.g.e., V,46; A.R. Karabulut, a.g.e, II,772.
36. Elmalılı, a.g.e., VIII,462.
37. Nesâî, Zînet 38.
38. Buhârî, Cenâiz 8.
39. Turhan Baytop, II,108-110; A. Asımgil, a.g.e., s.130-131; A.Yalçın, a.g.e., s.553.

HASTALIKLARA KARŞI ŞiFA DUALARI



1. Belli bir adede bağlı kalınmadan, içtenlikle Fatiha Sûresi okunup şöyle denebilir:

اَللَّهُمَّ هَذِهِ الشَّافِيَةُ وَأَنْتَ الشَّافِي، لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ وَلاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ، اِشْفِ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا


“Allah’ım, işte bu şifa vesilesi Fatiha’dır; Sen de Şâfî’sin, şifa veren yalnız Sensin. Sen’den başka şifâ verebilecek kimse ve Senin şifandan başka da şifa yoktur. Hastalığı gider, bu derde deva ver; hastalıktan hiçbir eser bırakmayacak bir şifa nasip et.”

2. Önce

وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ


“Allah mü’minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın, şifâ versin ve kalblerindeki ızdırabı gidersin.”(Tevbe Sûresi, 9/14-15)

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ


“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi.” (Yûnus Sûresi, 10/57)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلاَّ خَسَارًا


“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ Sûresi, 17/82)

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ


“Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.” (Şuarâ Sûresi, 26/80)

قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ


“De ki: Kur’ân, iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussilet Sûresi, 41/44)

Ayetleri okunup şu dua tekrarlanır:

اَللَّهُمَّ أَذْهِبِ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ؛ اِشْفِ، أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ، لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا


“Allahım sıkıntımızı gider, Sen ki insanları rızıklandırıp her ihtiyaçlarını gideren, onları sürekli görüp gözeten ve her vesileyle terbiye edensin; dilersen buna da kâdirsin, şifâ ver Rabbim; Sen hastalıkları giderip sıhhat lütfedebilen yegâne Şâfîsin, Sen’den gayri Şâfî ve senin dertten eser bırakmayan şifandan başka da hakiki şifa yoktur.”


3. Yine aynı niyetle ve adede bağlı kalınmadan şu dua okunabilir.

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ
اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ
يُرْزَقُونَ فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمْ
سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ
لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ

ŞEYTAN'IN TAKTiKLERi




Allah Teâlâ, şeytanın şerrinden hepimizi muhafaza buyursun. Günde bin defa “Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş şeyâtîn ve eûzü bike Rabbi en yahdurûn -Ya Rabbi, şeytanların vesveselerinden, onların başıma üşüşmelerinden sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97, 98) desek yine de az söylemiş oluruz. Çünkü şeytan çok  hile ve oyun biliyor. Hiç kimse onun oynadığı satrançta onunla başa çıkamaz. Fakat Allah’ın inayeti olursa şeytanın eli-kolu bağlanır. Zira o sadece insanların gönlüne vesvese tohumları atar, şerre sebebiyet verir. Ama işin hâlıkı, yaratıcısı o değildir. Hayrı da şerri de, nuru da karanlığı da yaratan Allah’tır.

Şeytana bir iş izafe etmek, onun hakkında “yaptı, etti” demek, bir şeyler becerdiğini söylemek ve ondan bahsedip üzerinde durmak tehlikeli olabilir. Bu durumda şeytan, -bir hadis-i şerifte işaret buyrulduğu gibi- şişer, kabarır. Esas olan, -Allah’a itimat ve güvenimizin ifadesi olarak- Allah’ın sonsuz havl ve kuvveti karşısında şeytanın tesirsizliğini; salih kullara hiçbir zarar veremeyeceğini düşünmek ve ona karşı sağlam durmaktır. Yani, bir bizim tavrımız açısından, bir de onun yaratılış hikmeti, misyonu açısından meseleye bakmak lazımdır.

O, farklı farklı fettânlar (gönül alıcılar, fitneciler) şeklinde insanların karşısına çıktığından dolayı bazen bohemliği kullanır, beşerin hayvanî hislerini gıdıklar. Bazen insanları yutan bir canavar gibi; bazen de onların beyinlerini okuyan, değişik elektrik şerareleri göndererek muvazenelerinde olumsuz tesirler icra etmeye çalışan, gelip beyin guddelerine oturarak vesvese veren, orada -psikiyatristlerin dediği gibi- değişik hormonlar üreten ve böylece hasımlarına korkulu rüyalar gösteren bir büyücü gibi olur.

Beşer hayatından metafiziğe ait mülâhazalar silinince her şeyi fizikle açıklama hastalığı zuhur etti. Dolayısıyla da günümüz insanı bir düalizme girdi. Dine, dinî esaslara inanan, bütün fizikî dünyaya metafiziğin hâkim olduğunu kabul edenlerin zihinlerinde bile her şeyi fizikle açıklama hastalığı baş gösterdi. Günümüzdeki korkunç pozitivist mülâhazanın, insanların kafalarındaki akide intizamını şöyle böyle bozan bir kısım tesirleri oldu.. oldu ve hemen herkesin kalbine metafiziğe dair şüpheler attı. Bugün neredeyse herkesin şüphesi vardır. O şüphe de ancak kendini ibadete vermekle çözülebilir. Çünkü din; doğruluğunu kalb ile kabul etme, bu kabulü dil ile açıkça söyleme ve sonra da bu kabul ve itirafı davranışlarla bütünleştirmeden ibarettir.

İnsan çokça ibadet etmeli, ibadet onun tabiatının bir yanı haline gelmelidir. Kant, “Nazarî akılla Allah bilinemez.” diyor; Yaratıcı’nın ancak amelî akılla bilinebileceğini söylüyor. Bergson da -kendine göre- vicdanı ve entüisyonu (sezgiyi) ön plâna çıkarıyor. Bir mânâda, her şeyin vicdanla, sezgiyle bilineceğini ifade ediyor. Evet, insan delillerle kafasına yerleştirmeye çalıştığı bir ulûhiyet telakkisiyle hiçbir zaman imana ilişen problemlerden kurtulamaz. İmanın, akıldan ziyade kalbe oturması lazımdır.

Alnı seccadeye koyup, “Kalbimi Senden başka her şeyden temizle, beni daire-i Ulûhiyetine iltisaka (kavuşmaya) muvaffak eyle.” diyerek.. yirmi sene, otuz-kırk sene bu şekilde yalvararak.. insan ancak böyle bir cehd neticesinde hakka’l-yakîne ulaşır ki, o yaşana yaşana duyulup erilecek bir hedeftir ve o hedefe ulaşanların karşısına bin tane şeytan bin çeşit hile ve oyunla çıksa da -Allah’ın izniyle- onlara bir zarar veremez.

Pozitivizm, nazarî bilginin fendini bozabilir; fakat amelî bilgiye ilişemez. Onun için avam halk, bir şeyler bilenlere göre daha avantajlıdır; onlar sâfiyâne inanırlar. Ekseriyetle, okuyan, kitap karıştıranların kafalarında bin türlü delik açılmıştır. Eğer onlar, aklî meselelerle meşgul oldukları gibi gönüllerini de ihmal etmez ve kalplerini işletirlerse o deliklerden dökülmezler. Yoksa fennin, felsefenin açtığı yırtıklardan düşüverirler.

İşte bu sebeple, çok eski yıllardan bu yana içimde besleyip büyüttüğüm ve şahit olduğum hadiselerle doğruluğuna iyice inandığım bir mülâhazam vardır: Eğer felsefe okutulacaksa, onun yanında mutlaka tasavvuf da okutulmalıdır. Ve o tasavvuf dersini, o alanda iyi yetişmiş, meseleleri bildiği gibi aynı zamanda mâlumatıyla amel eden, anlattıklarını yaşayan bir hoca vermelidir. En az akıl kadar kalbin de işletilmesi, ileriye götürülmesi ve neticede kalb ve kafa izdivacının sağlanması şarttır. Yoksa, insanların imanı, zayıf bir lehimle tutturulmuş olur. O da, nâmüsait şartlar altında birdenbire eriyiverir, kırılır gider.

Kulluk vazifesine sıkı sıkı yapışmak ve Allah’a sığınmak lâzımdır. Gönlümüzde zaman zaman hâsıl olan vesveselere karşı sürekli tetikte olmak, bazı meseleler karşısında kendi idrak ve anlayış yetersizliğimizi kabullenmek ve bazen de şöyle düşünmek gereklidir: “Allah karşısında el bağlayıp Kâbe’ye doğru durdum. Ben bir halkaya dâhilim. Benim önümde halka şeklinde bir saf daha var.. onun önünde bir başka halka.. onun önünde de binlerce halka.. Kâbe’de namaz kılıyor gibi milyonlarca insan Kâbe’ye teveccüh etmiş namaz kılıyor. Bunların içinde ne dâhiler, ne dimağ ve gönül insanları vardır. Allah’a tereddütsüz teveccüh ediyorlar. A be ahmak, sadece sen misin akıldan, delilden, ilim ve fenden anlayan!”

Namaz hırsızlığı

Namazda sağa sola bakmaya, şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor.

Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstad’ımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşallah tam ihlâsa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.

Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikat-ı namaz, misâlî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedî yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını... o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz.” mi der, “Beni berbat ettiniz.” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (cc) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı.

İhtimal, namazın hakikatine ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Birkaç yüz rekât kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir...

Haftanın duası

Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla baş etmemiz mümkün değil; yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalpleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.

Sözün özü

Şeytanın insana sızması sessizdir. O gelirken ben geliyorum diyerek gelmez. Ama az dikkat etsek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımızın bütün koridorlarında onun ve avenelerinin ayak izlerini görebiliriz. Onun içindir ki, Kur’an-ı Kerim, bize çeşitli vesilelerle şeytanı izlemeden kaçınmamızı ihtar eder. Kur’an’ın kullandığı ifadeler aynı zamanda şeytanın her yerde dolaşabildiğini de vurgular.